Agalara Geldik

Takip Edin

Merhaba Agalar, yaklaşık 47 gündür buraya gelip bir şeyler yazmamışım. Püü bana ya gerçekten yazıklar olsun. Kendimi şuan evladını beslememiş bir anne gibi hissediyorum. Ama kendimce haklı nedenlerim de yok değil hani. Her şeyi en başından anlatayım isterseniz.


Son zamanlarda özellikle gençlerde yaygın birer melankoli akımı var.  Hormonal denge, aşk, ev ve benzeri sorunlar üst üste bindikçe çoğu zaman odada yalnız başına duygusal şarkı dinleme ihtiyacı duyabiliyoruz. Ve bir yerden sonra artık mutlu olmak istiyorum diyoruz. Peki neden mutlu olamıyoruz. Elimizde çoğu insandan fazla imkanımız var. İnternetimiz, evimiz, suyumuz, elektriğimiz var. Peki ne eksik?


Merhaba Agalarım. Blog sahibi olmak artık herkesin beş dakikada -bedavaya- yapabileceği bir olay. Ancak düzgün bir bloga sahip olmak istiyorsanız blogu açmaktan fazlasını yapmanız gerekmektedir. Bu yazıda emektar blogger kardeşlerimin çektiği başlıca sıkıntıları konu aldım. Lafı çok uzatmadan konuya giriyorum. Bloggerların en sık yaşadığı problemler aşağıdaki listedekilerdir. Bugün bu sorunların kaynaklarını ve/veya çözümlerini tartışalım; hiç olmadı beraber dert yanalım istiyorum.

Blogger Sık Yaşanan Problemler:
  • Tema bulmak ve düzenlemek
  • Bloga yazacak konu bulmak
  • Sık aralıklarla yazı yazmak
  • Blogumu kimse okumuyor diyerek pes etmek
  • Bloga yazılan yazının daha çok okunmasını sağlamak
  • Gündelik hayat ile Blogger hayatını oturtamamak
  • Kendi türüne uygun diğer Bloggerları bulmak
  • Sürekliliği olan okuyucu kitlesi kazanmak
  • Blogu Google aramasında ilk sıralara yerleştirmek
  • Adsense'e kayıt olmaya çalışmak

"Bloguma güzel bir tema bulamıyorum."

Blogger hesabı açan bir kişinin ilk olarak yapması gereken şey Blog'unu kendi görsel zevkine göre şekillendirip, kişisel web sayfasının iskeletini oluşturmaktır. Unutmayalım bir ziyaretçiyi Blog'ta tutan ilk şey görsellik, ikinci şey içeriktir. Bu yüzden bir Blogger kullanıcısı, sırf istediği gibi düzgün bir tema bulamadığı için sinir krizi geçirebilir. (Bkz: ben)

Son zamanlarda değişik temalar da çıkmış olmasına rağmen size "Responsive" temaları öneririm. Nedenini ben de tam olarak bilmiyorum (sanırım mobil uyumlu oluyor Responsive'ler) ama benim başlangıçtaki Blogger kullanıcılarına önerme sebebim uzun zamandır bir ton kişi tarafından kullanılıyor olduğu için herhangi bir sorununuz olduğu zaman, gerek Türkçe gerekse yabancı dillerde bir sürü kaynak bulabilecek olmanız.

Tema seçiminden sonra uzun bir temizlik zamanı geliyor. Temizlikten kastım seçtiğiniz temada bulunan yabancı kelimeler ve temayı yapan kişinin aralara sıkıştırdığı kendi reklamlarını silmek. Eğer HTML hakkında hiçbir fikriniz yoksa bu gerçekten zor ve uğraştırıcı bir dönem ama çok da dert etmeyin biraz uğraşınca yavaş yavaş kavramaya başlıyorsunuz.

"Bloğuma ne yazmalıyım? Bloğuma yazacak konu bulamıyorum."

Bloğunuzun iskeletini tema seçerek ve temayı düzenleyerek tamamladınız. Şimdi sırada ikinci aşama yani iskeletin yanına etleri yerleştirme var. Unutmayın iskelete yerleştireceğiniz etler kesinlikle sizin tarafınızdan yazılmış olmalı.Sağ böbreği A bloğundan, sol gözü B sitesinden olursa o iskelet ayakta duramaz. Bunu sadece emek hırsızlığı kötü bir şey diye demiyorum. Aynı zamanda Google'ın blogunuzu en gerilere atmasına yol açan bir davranış olduğu için de diyorum.

Özetle çalmayın, kendiniz olun. Kendinizi yansıtın. Başkalarının kelimeleri ile değil, kendi kelimelerinizle yazılar yazın.

"Bloguma ne sıklıkla yazmalıyım? Blogumu çok güncelleyemiyorum."

Bu ne yalan söyleyeyim benim de sık sık başıma gelen bir durum. Bazı aylar hiç yazı yazasım gelmiyorken bazı aylar her hafta yazı yazıyorum. Siz bana bakmayın ve düzenli bir plan kurun. Yazınızı yazıp bu yazıyı iki gün sonrasına planlayın. Ertesi gün bir yazı daha yazıp bunu son planlanan yazıdan iki gün sonrasına planlayın. Blogger'ın yayınları planlama özelliğini kesinlikle kullanın çünkü düzenli aralıklarla paylaşılan yazılar hem Google'ın çok sevdiği bir davranış, hem de kullanıcıların daha iyi takip edebilecekleri bir arayüz oluşmasını sağlıyor.

"Blogumu neden kimse okumuyor? Blogger'da nasıl tık arttırılır?"


Yeni açılmış bir bloğun Google'dan günlük alacağı ziyaretçi sayısı 5 ile 20 arasında gidip gelecektir. Ama günde 20 tık almak çok çok üst düzey bir yeni blogtur diyebilirim. Genelde iki üç ay boyunca yazdıklarınızın reklamını yapmazsanız en fazla 10-15 tık alırsınız. Daha sonra Google sizi harcadığınız efora göre sıralamaya ekliyor. Örneğin ilk açtığınız bir blogun ismini Google'da aratırsanız yüksek ihtimal bulamayacaksınızdır. Anca Sitenizinİsmi.blogger.com yazıp aratırsanız sitenizi bulabileceksiniz. Daha sonraları birkaç yazınız Google tarafından üst sıralara yükselmeye başlayacak ve sitenizin Google gözündeki değeri artacaktır. Ancak Blog işi gerçekten çok emek isteyen bir iş. Çoğu blogger iki aydan sonra bir daha yazmamak üzere Blogger'ı terkediyor. Sebebi ise kimsenin yazdıklarını okumadığı düşüncesi oluyor genelde.

"Blogumu nasıl tanıtabilirim? Blog yazılarımın daha çok okunmasını nasıl sağlarım?"


Blogger hesabı açıp kendinizi daha kolay bir şekilde tanıtmak istiyorsanız sosyal medyaları iyi kullanmanız gerekmekte. Eğer sık kullandığınız bir sosyal medya hesabınız varsa bu hesapta ara sıra blogunuzun reklamını yapabilirsiniz. Google+ hesabınızı bloggerlar ile ilgili topluluklara ekleyip burada paylaşılan yazıları okuyup yorum atarsanız, yazının sahibi kesin olmasa da yüzde doksan dokuz sizin blogunuza uğrayıp iade-i ziyaret yapacaktır. Bunun dışında diğer bloggerlara misafir yazarlık yaparak back link alabilirsiniz. Backlink denilen şey benim bildiğim kadarıyla başka sitelerde blogunuzun linkinin ne kadar fazla olmasıyla alakalı bir şey. Bu sayı ne kadsr artarsa blogunuz o kadar Google tarafından sevilir. 

Mantığı şu: Google'a göre ne kadar çok internet sitesi sizden bahseder ve link verirse siz o kadar güvenilir kaynaksınız.

Benim blogum da misafir yazarları kabul eden bloglar arasında bulunuyor. Diğer bloglar gibi sadece bir ana konu üzerine (Teknoloji, bilim, kültür, gezi vs) değilim. Bloguma her türlü fikir ve düşünceyi mantık çerçevesi içerisinde savunabilirsiniz. İnsanlarda farkındalık yaratabilecek veya google'da aranılabilecek konularda yazı yazarsanız eğer blogumda misafir yazarlık yapabilirsiniz. Detaylı bilgi için ikramyagdiran@gmail.com eposta adresi üzerinden benimle iletişime geçebilirsiniz

"Bloguma yazı yazacak fırsat bulamıyorum."

Blog yazmal için boş vakit kullanıldığı fikrine katılmıyorum. Boş vakit bol bol var bence kendimizi kandırmayalım. Sadece yazması çok uzun ve yorucu sürdüğü için üşeniyoruz. Eğer blogger kullanmıyorsanız muhtemelen "Aga ne kadar yorucu olabilir ki abartma" diyeceksiniz. Size şöyle söyleyeyim bu yazıyı sanırım iki üç gündür bitiremedim. Ya karnım acıkıyor, ya canım sıkılıyor ya da arkadaşlar mesaj atıyor. Hep bir bahane bulup yazıyı kapatıyorum. 

Uzun lafın kısası boş zaman bulmaya çalışmayın. Kendinize bir zaman belirleyin. Her şeyi bırakıp bir kaç paragraf yazı yazın. Eğer çok uzun yazı yazamayacak durumdaysanız 200 300 kelimelik bir şeyler karalayıp bir kaç gün sonrasına planlarsınız. Bi gün sonra başka bir yazı yazıp onu da iki üç gün sonrasına planlar ve o hafta istediğiniz gibi yatarsınız. Sadece bir gün harcayıp 4 adet 500 kelimelik yazı yazsanız, bu yazıları da haftada iki adet olarak planlarsanız 2 hafta boyunca rahat takılırsınız. Tavsiye ederim.

"Benim gibi konuları işleyen bloggerları nereden bulabilirim?"


Google+ topluluklarından az önce bahsetmiştik. Bu topluluklara gerçekten önem verin, sadece kendi reklamınız için kullanmayın. Burada paylaşılan yazıların hiç olmazsa başlıklarını okuyun. Belki sizin gibi bir başka blog bulabilir ve beraber ortak çalışmalar yapabilirsiniz.

"Okuyucularımı nasıl elimde tutabilirim?"


Okuyucuyu bir blogta tutan en önemli şeyler sırasıyla blogun iskeleti ve yapısı (dış güzellik) ve blogun içeriğidir (iç güzellik yani :d) Eğer blogun dışı yani tema gibi şeyleri ilgi çekici değilse okuyucular içeriği incelemeyeceklerdir. İçeriği inceleyen insanın bir daha blogunuza dönmesini istiyorsanız yazınızı elinizden geldiğince akıcı, anlaşılır ve faydalı yapmaya çalışın. Eğer yazınızı sıkılmadan okuyorlarsa bir daha geri dönecek olma ihtimalleri yükselir.

"Blogumu Google'da bulamıyorum. Blogumu Google aramalarında nasıl yükseltebilirim?"


Blogunuzu Google'da yükseltmeniz için blogunuzun ilk olarak belli bir yaşı olmalı. Örneğin 3 ay bu blog aktif olursa Google sizi gözünün görebileceği bir yerlere taşıyor. Örneğin Google'da aratınca eskiden 25. sayfada sizin blogunuz yazıyorken bu süre boyunca aktif olursanız ilk 5 sayfaya girmeye başlıyorsunuz. Ardından yine aktif bir şekilde bol bol yazı yazar ve bu yazıların 2000-2500 kelime içermesini sağlarsanız bu yazılar genel olarak ilk sıralara doğru yükselmeye başlıyor. 

(Ama yazdığınız 2500 kelime konudan bağımsız olmasın aman)

Google'da ilk sıralarda yer almak yeni bir blogsanız eğer oldukça zor bir hedef. Ancak Google sizi yavaş yavaş tanıdıkça diğer eski ve ölü bloglardan üst sıralara çıkartacaktır. Sadece sabır gerekiyor, bunu başarabilirsiniz. Ben size güveniyorum.


"Blogumu adsense'e nasıl kaydedebilirim?"

Bunun için de size taktik verip yol göstermek isterdim ama maalesef ki kelin ilacı yok agalarım. Ben wordego kullanıyorum memnun da değilim ama kullanıyorum işte :D

Bu yazıyı da burada sonlandırayım. Eğer yazıyı beğendiyseniz ve düşüncelerinizi paylaşmak isterseniz yorumlara beklerim :) 



Merhaba Agalarım. Bugünkü yazıda Otağtepe Fatih Korusu'ndan bahsetmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde abimle sıkılıp gezsek mi diye bir düşünce içine girdik. Daha sonra abim Otağtepe korusuna gidelim dediği için oraya doğru yola çıktık. İlk başta aklımda küçük bir orman hayal etmiş olduğum için bir miktar hayal kırıklığı yaşamadım değil. Ama olsun..



Otağtepe korusu nasıl bir yer?

Genel olarak ağaçların orman sıklığında değil de park sıklığında olduğu bir yer. Ama Otağtepe'yi gezmeye değer kılan şey oranın yeşilliğinden daha çok manzarası. Bu manzara neredeyse her yerden görülebiliyor ama yakınlaştıkça denizi de tam olarak görebiliyorsunuz. Sabah saatlerinde gelmenizi tavsiye ederim çünkü aşırı kalabalık bir yer. Akşama doğru gelirseniz gün batımını görebilirsiniz. Batıya doğru güzel bir manzarası olduğu için gün batımının hoş görüneceğini düşünüyorum. 




Yolunuz düşerse gidip zaman geçirebileceğiniz güzel bir yer. Giderken yanınıza yiyecek içecek olarak ufak şeyler götürmek isteyebilirsiniz, çünkü gördüğüm kadarıyla bir şeyler alabileceğiniz yerler yoktu.







Gelişen akıllı telefonlar ve kolay internet erişiminin getirisi olarak sosyal medya hayatımızın merkezine yerleşti. İletişim amacı ile açılan sosyal medyalar zamanla insanlar arasında iletişim kurmanın bir yolu olma boyutundan çıktı. Artık sosyal medyalar tarafından şekillendirilip sosyal medyalar tarafından yönetilir hale geldik.

Ne zaman İnstagram'a girseniz instagram size bazı insanların sizden daha zengin, daha mutlu, daha güzel veya daha yakışıklı olduğunu gösterip durur. Sizden daha çok takip edilen insanları görür, sizinkilerden daha çok beğeni alan fotoğraflara rastlarsınız.

Ne zaman Facebook'a girseniz Facebook size bazı insanların sizden daha çok arkadaşı olduğunu, sizden daha çok sevildiğini gösterip durur.

Çoğu zaman bir sosyal medyaya girdiğinizde kendinizi kötü hissedersiniz. Sanki olduğunuz kişi değil de başka birisi olmalıymışsınız gibi bir hisse kapılırsınız. En azından benim için bu böyle. Ne zaman İnstagram'a girsem insanların gösterişleri ile karşılaşıyorum. Kimisi kendi özel havuzunda yüzerken kimisi gittiği manzaralı restorantın fotoğrafını paylaşıyor. Kimisi ise her gün farklı kombinler giyip fiyakalı fotoğraflar çekiniyor. Ve buna özeniyoruz. İster istemez özeniyoruz. Kim istemez ki havuzlu bir ev veya her gün Alışveriş Merkezi gezip yeni şeyler giymeyi? 

Bundan dolayıdır ki gerçekten yapmak istediklerimiz yerine toplumun kıskanacağı şeyler yapmaya başlıyoruz. Gün geçtikçe sırf "yedik, yaptık, eğlendik, mutluyuz" görünebilmek için kafeye gidip 3 liralık su alan ve 10 tane fotoğraf paylaşan bir topluluk haline geliyoruz. Sosyal medyaları iletişim yerine sosyal maskeler haline getiriyoruz.

Muhtemelen "Herkes böyle değil ki!" diye karşı çıkacak insanlar olacaktır. Evet sosyal medyayı iyi amaçla kullanan, bu yoldan reklam yapıp gelirini arttıran insanlar da var. Ama bunlardan her biri için yüz farklı insan sadece uyandığını söyleyerek 1000+ beğeni alıyor. Ve bu fotoğrafları beğenen insanlar bir zaman sonra beğendikleri insanları, insan olarak değil de ekrandaki pixeller olarak görmeye başlıyor.

Güzel kızmış. Beğen.

Hmm yakışıklı çocuk. Beğen.

Netlik kazandırmak istiyorum, benim sorunum güzel kızlar veya yakışıklı çocuklar değil. Ve yahut da zengin insanlar da değil. Benim bahsetmek istediğim problem sosyal medya ve sosyal medyanın bizi neye cesaretlendirdiği. 

Ve şuna da netlik kazandırmak istiyorum. Bunları sadece laf olsun diye demiyorum. Tabi ki sosyal medya tamamen kapatılsın, yok edilsin demiyorum. Sadece bizim sosyal medyayı kullanmamız gerekirken sosyal medyanın bizi kullanmasına izin verdiğimizi fark edelim istiyorum. 

Yazımı sevdiğim bir alıntı ile bitiriyorum:

           Çoğumuz tüm hayatımız boyunca gerçek kişiliklerimizi gizleyen sosyal maskeler takıyoruz. İnsanlığın ve yaşamın tüm renklerini sergilemek yerine dünyanın olmamızı istediğini düşündüğümüz kişinin heykeli haline dönüşüyoruz. Toplumun söylememizi istediği şeyleri söylüyor, giymemizi istediği kıyafetleri giyiyor ve yapmamızı istediği şeyleri yapıyoruz. Kaderimizde yazan hayatı sürmek yerine başkaları gibi yaşıyoruz. Başkaları için yaşıyoruz. Böylelikle de yavaş yavaş ölüyoruz.


Peki bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Merhaba agalarım. Bugünde dahil 2 gündür üniversiteliyim. Şimdi bu yazıda da üniversiteyi anlatarak size nispet yapayım diyorum. Bilmeyenler için Marmara Üniversitesi'nde Almanca okuyorum. Almanca dersleri çok zor olacakmış gibi bir hissiyat içerisindeyim ama hayırlısı bakalım. Sadece iki tane öğretmenimiz varmış. Biz daha bir tanesini tanıyoruz ama muhtemelen yarın diğeri ile tanışırız.

Ders saatlerimiz çok güzel çünkü saat sekiz buçukta başlayıp 12 ya da 1 gibi çıkıyoruz. Tek sıkıntısı tenefüslerin az derslerin de aşırı uzun olması şuan için. İlk ders 90 dakika, ikinci ders 90 dakika, üçüncü ders ise 50 dakika olacakmış. Tenefüsler 10 dakika gibi bir şeydi sanırım.

90 dakika çok uzun ya bir derste iki kere çişim gelir benim :(

Şaka bi yana çok uzun cidden ama erken çıkmamıza sebep olduğu için daha iyi tutarım çişimi bir sene bişey olmaz. Derslikteki öğrenci sayısı  10 kişi gibi az bi miktar. Biz hazırlık okuduğumuz için başka bölümlerden öğrenciler de var. Atıyorum alman dili ve edebiyatı olsun işletme olsun vesaire vesaire..

Tercümanlık bölümü ise toplam 37 kişiymiş. Tabi belki hazırlıktan geçemeyen ya da başka üniversitelere yatay geçiş yapanlar olabilir seneye. Bu konuyu çok sevdim çünkü ikinci senemde erasmusla yurtdışında okumak istiyorum. Ama bunun için çok çalışıp bölümümdekileri geçmem lazım. Almanca tercümanlıktan sanırım bir veya iki kişi erasmusla yurt dışında okuyabilecekmiş. Neyse onu seneye konuşuruz. Bu arada kendi bölümümün sekizincisiymişim ;))

Şuan için sınıfımdakilerden bahsedemeyeceğim çünkü sınıflar değişecekmiş. Bugün ikinci günden deneme sınavı olduk. 50 soru vardı sınavda, amaç seviyemizi öğrenip yeterince bilenleri A2den başlatmak, bilmeyenleri ise A1den başlatmak. İlk 25 soru A1.1, son 25 soru da A1.2den sorulmuş. Hepsinden 20şer doğru olmazsa A2'ye sınıfına alınmazmışım ama sorular bana çok basit geldi. Sanırsam 35 doğru kesin çıkar. Ama 40 soru doğru yapmışımdır diye de düşünüyorum. Eğer A2'ye geçersem burayı güncellerim 😂

Edit: Evet A2ye geçmişim ama benimle beraber geçen herkes almancayı epey bilen insanlar. O yüzden ben yarım yamalak almancamla onlara yetişmeye çalışacağım tüm sene, inşallah hoca herkes biliyor zaten diyerek üstün körü anlatmaz.

Ayrıca kitaplar 670 Tl ya yuh be alo 155 soygun ihbar edecektim


10 yıl içinde evcil hayvanınız muhtemelen ölmüş olacak.

10 üzeri 2 yani 100 yıl içinde siz ölmüş olacaksınız.

 10 üzeri 3 yani 1000 yıl içinde büyük- büyük- büyük- büyük- büyük- büyük torununuz ölmüş olacak.



Küçükken Avatar: Son hava bükücü çizgi dizisi ile büyüyenler neyden bahsettiğimi çok iyi anlamıştır. Eski zamanlarda insanlar dünyanın ve evrenin dört ana elementten oluştuğunu düşünürmüş. Hava, Su, Toprak ve son olarak da Ateş.

Avatar çizgi filminde ise bu elementlerin bazı insanlar tarafından kontrol edilebileceği işlenmektedir.


Merhabalar Agalarım, Almanca tercümanlık okuyacağımı bir önceki -yani buradaki- Agasal'da söylemiştim. Almanca seviyem baya yerlerde olduğu için kendimi geliştirmeye çalışıyordum. Gramer konuları ile ilgili bütün çabalarıma rağmen hala tam anlamıyla cümle kuramıyormuşum gibi hissediyorum. Ama sıkıntım yok halledicem inş.

Ben de dedim ki neden gramer konusunda kendimi bu kadar kasıyorum, Almanca şarkılar bulup onların sözleri ile kendimi geliştirmeye çalışayım. Oldukça mantıklıyım değil mi? Bence de.



Merhaba agalarım, gördüğünüz üzere İki Çift Lafım Var isimli yazımda bahsettiğim tema değiştirme kararımı sonunda yürürlüğe koydum. Agalara Geldik artık yepyeni ve farklı ara yüzüyle karşınızda demek isterdim ama pek bir farkı yok eskisiyle. Benim için en iyi yanı mobil siteyi de masaüstü gibi göstermesi oldu. Ama size şunu söyleyeyim canım çıktı. Şimdi soracaksınız "Önceki temayı neden değiştirdin ki güzeldi" diye onu da söylemek istiyorum, yabancı değilsiniz. Son zamanlarda siteye reklam koydum. Son bir aydır falan yani, ama önceki temada bu reklamlar sayfanın taa en sonuna kadar inmezseniz görünmüyordu. Bu yüzden 1000 gösterime 1 kuruş gibi bir para veriyordu. Küfür gibiydi. Düşünün bir ayda 20 kuruş kazanabildim.

Şimdi masaüstü görünüm ile mobilden de bilgisayardan da görünebilecek, böylece siz bloğu takip ettikçe ben de üç beş kuruş fazladan alacağım. (inş)  Böyle söylediğime bakmayın para için yazmıyorum bu yazıları ama madem yazıyorum bari bir kaç tl gelsin diye de düşünmüyor değilim. Emek var ula emek emek

Emek derken sadece yazı yazmanın zorluğundan değil her şeyde emek var. Blogu olanlar çok iyi anlarlar. Binlerce tema arasından en tatlı olanı seçmek, sonra onun kodlarını düzenleyip yazı boyutlarını değiştirmek, daha sonra Türkçeleştirmek, en sonunda da yazı yazmak.

Kod düzenlemek o kadar zor ki anlatamam. Mesela şuan sağ taraftaki widgetin üzerinde aslında Popüler Postlar diye bir yazı var ama arkaplan ile aynı renkte olduğu için görünmüyor eşoğlu eşek. Nasıl aradım nasıl taradım o renk kodunu bulamadım. Bu yüzden sizden ricam oradaki Popüler postlar yazısını siyah renkli olarak hayal etmeniz. Ben bu konu hakkında biraz daha çalışırım bir kaç kez. O yazıyı siyah yapana kadar durmak yok yola devam.

Bu tema ile ilgili ikinci düzenlemem gereken şey devamını okumak için tıklanılan butonda yazan "Continue reading" yazısını Türkçe yapmak. Bu kolay olacaktır büyük ihtimalle ama bugün olmaz başım ağrıyor sldkafmsdl

Eğer gözümden kaçan bir İngilizce yazı görüyorsanız bana haber verin de düzelteyim olur mu gadasını aldıklarım? Sizi seviyorum kendinize iyi bakın



Yeni bir dil öğrenmek her zaman çok kolay olmayabilir. Bazı insanlar yeni dilleri çok kolay bir şekilde öğreniyorken bazıları bu konuda çok zorlanabilir. Bu tamamen normal bir şeydir. Sayısal zekanız sözel zekanızdan daha iyi olabilir. Ama bir dili öğrenirken zorlanıyor olmanız, o dili asla öğrenemeyeceğiniz anlamına gelmez. Unutmayın hiç biriniz dünyaya geldiğinde Türkçe bilmiyordunuz. Sayısal zekanız sözel zekanızdan daha iyi olsa da olmasa da Türkçe öğrenebildiyseniz neden başka bir dil öğrenemeyesiniz?

İlk olarak yabancı dil öğrenmeye karşı sahip olduğunuz ön yargıyı yıkabildiysem, sanırım şimdi size bir dil öğrenirken nelere dikkat etmeniz konusunda ufak yardımlarda bulunabilirim. 

1-Grameri iyi kavrayın

Dil öğrenirken ilk önce o dilin gramer yapısını bilmeniz gerekir. Basitten başlayın. Önce geniş zaman sonra şimdiki zaman yapısını öğrenin. En son geçmiş ve gelecek zaman yapısını öğrenin. Gramer yapılarını bilirseniz geriye hiç bir şey kalmıyor sayılır. Bir dilin gramerini (yani özne - fiil - nesne ilişkini) öğrenmeye o dilin üzerine kurulu olduğu matematiği öğrenmek de diyebiliriz. 

Eğer yeterince çalışmanıza rağmen gramerleri ezberleyemiyorsanız bu işi daha kolay hale getirebiliriz. Okuyun. Gramer hatalarını düzeltecek en kolay yöntem budur. Okuyabileceğiniz bir sürü şey var. Mesela, 

  • Youtube'dan sevdiğiniz İngilizce şarkıların "Lyrics" videolarını izleyin. 
  • Google'da ya da sosyal medyalarda "Quotes" yazıp ingilizce güzel alıntılar okuyabilirsiniz.
  • Google'da İngilizce kısa hikaye yazıp buradaki hikayeleri okuyun.
Bu verdiğim örnekleri sırası ile yaparsanız zaten bir kaç gün içerisinde gramer konusunda pek bir sıkıntınız kalmaz. Şimdi geldik nasıl daha iyi konuşabileceğinize. İngilizcenin gramerini öğrenen birisi için geriye kalan tek şey Vocabulary yani Kelime bilgisini geliştirmek. Kelime haznenizi geliştirmek için yapabileceğiniz pek bir şey yok. Ama size basit bir kaç önerim var.

  • Basit olarak Google'da  "İngilizce günlük hayatta kullanılan kelimeler" aramasını yapıp çıkan kelimeleri anlamları ile beraber telefonunuzun notlar kısmına kaydedebilirsiniz.
  • Gece yatmadan bu kelimeleri tekrar ederseniz öğrenmeniz daha çabuk olacaktır. Tecrübe konuşuyor :D
  • Google'da "Penpal" araması yaparak kendinize mektup arkadaşı bulabilirsiniz. Böylece İngilizce konuşabilirsiniz
  • Kısa hikayeler ve alıntılar okumaya devam edebilirsiniz.
  • Önceden izlediğiniz yabancı dizileri "itvmovie" isimli siteden "İngilizce" alt yazılı olarak tekrar izleyebilirsiniz.
  • Zamanla sevdiğiniz türden kısa romanlar alıp okuyabilirsiniz
Bu örnekleri bir ay boyunca yaparsanız zaten İngilizceyi derdinizi anlatabilecek kadar biliyor olursunuz. Ama bir dili biliyorum diyebilmek için dinlediğinizi anlayabilmeniz gerekmektedir. Bunun için de İngilizce konuşulan yerlerle epey bir içli dışlı olmanız gerek. Sürekli İngilizce konuşulan videolar izlemelisiniz.

Şunları tavsiye ederim. 

  • "Voscreen" denilen uygulama ile dizi ve filmlerden kesitleri Türkçeye çevirebilirsiniz. Çıkan videoların zorluk derecelerini değiştirme imkanı sunması da çok iyi.
  • Yabancı Youtuberları izleyebilirsiniz.
  • İzlemediğiniz dizileri İngilizce alt yazı ile izleyip kendinizi daha çok geliştirebilirsiniz.
Bunlar benim 4 senede İngilizcemi geliştirme yollarımdı. Şöyle söyleyeyim, küçücük çocukları düşünün. 2 yaşından sonra akılları çalışmaya başladığını farz edersek 4 yaşlarında oldukça basit de olsa güzel bir şekilde Türkçe konuşabiliyorlar. Ufacık bir bebek iki sene içerisinde bir dili sökebiliyorsa siz sürekli ezber yapıp bir şeyler okuyarak 1 senede hayli hayli çözersiniz. Kendinize güvenin.


Merhaba Agalarım, yaklaşık yarım saat önce İngiltere'nin en meşhur efsanelerinden biri olan Kral Arthur efsanesinin bu sene vizyona girmiş olan filmini izledim. Filmin tam adı Kral Arthur: Kılıç Efsanesi (Orjinal adıyla King Arthur: The Legend of the Sword)

Eğer izlemediyseniz kesinlikle tavsiye ederim, çünkü baya kaliteli yapılmış. Filmin konusu şu şekilde:


Lise hayatına ilk adımı atmak herkes için çok heyecan verici bir adımdır. Kendi liseye geçiş yıllarımda nasıl hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. İnternetten bir sürü sözlüğe ve foruma girip lisenin ilk günü neler yapılmalı olduğunu araştırmıştım. O zamanlar ergenlikle beraber gelen popüler olma isteği de olunca lisede nasıl popüler olunur gibi Google aramaları yapmıştım. Oldukça zor dönemlerdi gerçekten, ama lisenin ilk günü o öğrendiğim hiçbir şeyin bir faydasını göremedim.

Şimdi size kendi tecrübelerim ve realistik bir bakış açısı ile lisenin ilk günü ne yapmanız gerektiği hakkında tavsiyelerde bulunayım. Liseye geçenlere tavsiyeler:

1- Erken gidin

Erken gitmeniz sizin yararınıza olacaktır. Çünkü eğer geç giderseniz herkes sıralara ikişerli ikişerli yerleşmiş olacak ve muhtemelen hoca derse gelmeden az çok tanışmış olacaktır. Ben lisedeki ilk dersime geç kalmıştım. Sınıfa girdiğimde hocanın içeride olduğunu bilmiyordum bu yüzden kapıyı tıklama ihtiyacı duymamıştım. Hoca çık kapıyı tıkla gel demişti falan (baya harika bir ilk gün geçirmişim gerçekten.) İçeriye girdiğimde herkes yerleri kapmıştı. Bu yüzden en önde tek oturan bir kızın yanına oturmak zorunda kaldım. Ardından hoca tahtaya gel deyip adımı sormuş, ben İkram deyince de "ceza olarak herkese bi ikram ikram edeceksin" deyip kendi çapında espri yapmıştı. Şimdi düşünüyorum da baya saçma bir ilk ders yaşamıştık be. Matematik hocamız kendisini İngilizce hocası diye tanıtmıştı. İngilizcesi iyi olan var mı deyince yine ben parmak kaldırmıştım. Çık tahtaya dediğinde bana bir matematik sorusu yazmış ve "İngilizce aynı matematik gibidir" diyerek benim üzerimden ders anlatmaya çalışmıştı. Tabi ben kim matematik sorusu çözmek kim :// Tahtada soruyu çözemeyip yerime oturmuştum tekrar :(

Yani siz siz olun erken gidin arkadaşlar. İlk günden geç kalmayın, benim gibi olmayın. Gerçi ben lisede hep ilk derslere geç kalıyordum ama olsundu beni örnek almayın :D

2- Arkadaş edinin

Şimdi soracaksınız nasıl edineceğiz diye. Basit, çünkü lisedeki ilk gün herkes arkadaş edinmek isteyecek. Birisinden silgi isteyerek bile onunla arkadaş olabilecek durumda olacaksınız. Size tavsiyem hemcinsiniz olan birisinin yanında oturmanız ve ismini sormanız. Sonra zaten nerede oturduğunu sorar tanışırsınız. Tenefüste de oturmayın yanınızdakine kantine gidelim mi diye sorun. 

Arkadaş edinmek çok zor olmayacak diyorum çünkü herkes sizin gibi liseye ilk defa başlayacak küçük çocuklardan oluşuyor. Hiç heyecan yapacak bir durum yok, sakin olun ve insanları gözlemleyin

3- Her şeyi inceleyin 

Sınıfınızdaki insanları, hocaları, okul müdürü ve onun törende yüksek sınıflara yapacağı konuşmaya kadar her şeyi iyice dinleyip inceleyin. Özellikle sınıfınızdaki insanların her derste kendini tanıtışını iyi dinleyin. İsimlerini öğrenmeye çalışın, bir insana ismiyle seslenmek çok güzel bir etki bırakır. Çünkü bir dildeki en güzel kelime o dili konuşan kişinin ismidir. Düşünün siz birisinin ismini bilmiyorsunuz ama o dönüp size isminizle sesleniyor ve silginizi istiyor. Güzel bir his değil mi?

4- Hocaları iyi dinleyin

Çoğu hoca dersin başında en nefret ettiği şeyler hakkında uyarısını yapar. Bunları duyup aklınızın bir köşesine kazımanız sizin yararınıza olacaktır.

5- Kendiniz olun

Lise sizin değişebileceğiniz bir ortam maalesef ki değil. Kendinizi ne kadar farklı yansıtsanız da insanlarla yakınlaştığınızda bir kaç ay sonra gerçek kişiliğinizi tanıyacaklardır. İnsanların sizin olduğunuz kişiyi sevmesini sağlamak yerine neden olmak istediğiniz kişiyi sevsinler diye uğraşasınız ki? 

Son olarak herkesi arkadaşınız olarak görmeyin, herkese güvenmeyin. Dikkatli olun Açlık oyunları gibi bir dört sene olacak kime güveneceğinizi bilemeyeceksiniz, ama korkmayın bu da gelir bu da geçer.

Başarılar


Hayatımda daha fazla macera olsun istiyorum. Bavul veya bir sırt çantası alıp karavanıma binmek ve yola koyulmak istiyorum. Hiç görmediğim şehirler, hiç duymadığım sesler ve hiç bilmediğim yüzler göreyim, bulunduğum hayatın içindeki monotonluktan kurtulayım istiyorum. İstanbul'dan sürmeye başladığım karavanla yavaş yavaş Bulgaristan'a doğru ilerleyeyim, oradan sırasıyla Romanya, Sırbistan, Bosna, Hırvatistan, İtalya, Avusturya, Çek cumhuriyeti, Polonya, Almanya, Fransa ve son olarak İspanya'ya gidip tüm yazımı dünyanın en güzel manzarasını bulmaya çalışarak, videolar çekerek ve anı yaşayarak geçirmek istiyorum.

Bir şehirde 2 günden fazla kalmadan Avrupa'yı dolaşırken, bir gün paraşütle atlayıp öbür gün çok yüksek bir dağın tepesinde kar manzarasını seyredeyim. Bir gün 50 metre yüksekten denize atlayıp öbür gün ormanın derinliklerinde dolaşayım istiyorum. Bir gün büyük şehirlerin geceyi aydınlatan bina manzarasını izlerken öbür gün şehrin ışıklarının ulaşamadığı bir yerde karavanın tepesine uzanıp yıldızları izleyeyim istiyorum. Hata yapayım ama ders çıkarayım istiyorum. Yüz kere yere düşeyim ama yüz bir kere ayağa kalkabileyim istiyorum.

İnsan olduğumu tam anlamıyla hissetmek istiyorum. İnsan olmak gibi bir ayrıcalığım varken küçük bir sokak köpeği gibi bir mahalleye bağlanmak istemiyorum. İnsanım ve sanılanın aksine beni insan yapan şey aklımın bulunması değil. Kargalar, karıncalar, arılar.. Bunlar da oldukça akıllı varlıklar. Beni onlardan ayıran özelliğim hayallerimin olması. O yüzden binlerce hayalim olsun istiyorum.

Rüzgarın kulağımda yaptığı gürültülü ses yüzünden kendi bağırışımı duyamazken, yüksek bir tepeden yamaç paraşütü ile atlamak istiyorum. Damarlarımdan akan kanın hızını arttıracak şeyler yapmak, dünyayı gezmek ve keşifler yapmak istiyorum. Yeni hikayeler dinleyeyim, yeni müzikler ve danslar öğreneyim. Yepyeni insanlarla tanışayım, yeni aşklar yaşayayım istiyorum. Bazen çılgın bir insanla delirip bazen de sakin bir insanla kahve içeyim istiyorum.

Kendimi hiçbir zaman bu şehre veya mahalleye ait hissetmedim. Dışarıya bakınca diğer insanlar gibi güzel bir manzara görmüyorum. Geçenlerde rüyamda duyduğum bir söz var. Belki bilinçaltımda kalan bir alıntı ya da belki aksakallı dededen bir mesaj bilemiyorum.

"Bazı insanlar yıldızları seyretmek için doğmuştur, bazıları ise yıldız olmak için."

Ben manzarayı seyretmekten çok sıkıldım, artık manzaranın bir parçası olmak istiyorum. Artık biraz da yıldız olmak istiyorum. Peki ya siz?


Merhabalar Agalarım.

Öncelikle Kurban bayramına son bir gün kaldığı için şimdiden ellerinizi öpüyorum. Para vermek isteyenler reklam ve iş birliği için Dm / Email / Sms / İleti / Posta /  hatta Mektup falan bile atabilir. Yeniliklere açık olduğum kadar harçlıklara da açığım. Bugünkü yazımız biraz "gerçek yaşam nasıl hacklenir" temalı olacak. Hazırsanız hemen konuya giriyorum. İşte birgün işinize yarayabilecek 10 ilginç bilgi.

Telefonunuzu tutarken yoruluyor musunuz?

Bazılarımız telefonunu film ve dizi izlemek için çok sık kullanabiliyor. Mesela evde abisi olup bilgisayara dokunmaya fazla zamanı olmayan küçük kardeşler ( ben :/ ) İşte size küçük bir taktik. rahat bir yere yüz üstü uzanın, önünüze bir gözlüğü ters ve kapalı bir vaziyette koyup telefonunuzu oraya yerleştirin. İyi seyirler :P




Hızlıca uykuya dalmak için ne yapılabilir?

İki dakikadan daha hızlı bir sürede uykuya dalabileceğinizi söylesem inanır mıydınız? İşte size 4-7-8 taktiği. (özel üçgen ismi gibi otuz altmış doksan falan) Şimdi yapmanız gereken rahat bir yere uzanıp zihninizi boşaltmak ve tüm kaslarınızı - yüzünüz de dahil- rahat bırakmak. Ardından dört saniye nefesinizi çekip bu nefesi yedi saniye içinizde (kendinizi sıkmadan) tutmanız. Son olarak da 8 saniye nefes verip bunu tekrar tekrar yapmak. Tahmin ettiğinizden çok daha yorgun olacaksınız.

Telefonunu bulamıyor musun?

Telefonunuzu evin içinde bir yerde kaybettiniz ve bulamıyor musunuz? Daha da kötüsü telefon sessizde mi? Tamam önce bir otur soluklan cana geleceğine mala gelsin kardeşim. Eğer iphone falansa üzüldüm ama Samsungs'sa ve Google hesabın telefonuna bağlıysa bilgisayardan telefonunu çaldırabilirsin. Telefonun sessizde olup olmaması önemli değil her şekilde ötecektir.


Alarmın sesini duyamıyor musunuz?

Bunu en çok yaşayanlardan birisi olarak hep kullanacağımı düşünerek sizinle de paylaşıyorum. Telefonunuzu bardağın içine koyun ve yanınıza bırakın. Hoparlör sisteminiz hadi eyvallah

Aynı şeyi müzik dinlerken de yapabilirsiniz ama kulaklık denen bir şey var o yüzden icat çıkartmayın durup dururken.


Tişörtlerin arkasındaki etiketteki sembollerin anlamı ne? Etiketlerdeki semboller ne demek?

Hemen alttaki fotoğrafı sizin için Türkçeye çevirdim. Agalara Geldik gururla sunar.




Göze kaçan kirpik veya taşı nasıl çıkarabilirsiniz?

Göz kapaklarınızı açıp gözlerinizi belerttiniz, arkadaşınız pis pis gözünüzün içine üfledi ama o taş çıkmadı öyle değil mi? O zaman bir de yere bakıp hızlı bir biçimde göz kırpmayı deneyin.

Gözyaşlarınızı nasıl tutabilirsiniz?

Genel olarak çoğumuz toplum içinde ağlamayı istemeyiz, çünkü bu diğer insanlara bizi savunmasız gösterir. Ve çoğunlukla en şerefsiz insanların yakınınızda bulunan insanlardan çıktığını da düşünürsek, gözyaşlarını tutmak veya saklamak çok mantıklı bir davranış. Eğer gözyaşlarınız akmak üzere ise dilinizi damağınıza bastırmayı deneyebilirsiniz. Bu hareket beyninizi başka bir yere odaklayacak ve gözyaşı oluşumu kesilecektir.

Çekmeceleri dağıtmadan kıyafetlere nasıl bakabilirsiniz?

Bunu yapmam için evin reisinden -annem- izin almam gerekiyor ama hayatta izin vermez. Yine de paylaşıyorum ki sizden birisinin belki işine yarar. Adamlıkta bugün.

Eğer çekmecelerinizi alttaki kıyafetlere bakayım derken çok karıştırıyorsanız çekmecelere tişörtleri dikey olarak yerleştirmeyi deneyin. Anlamadıysanız hemen fotoğraf olarak açıklayayım.





Kulaklığınız cebinizde çok mu dolanıyor?

Erkeklerin çok hoşuna gitmeyecek bir çözümümüz var. Neden kulaklığı sarıp bir tokayla düzgün durmasını sağlamıyorsunuz? Benim tokam yok diye sağlamıyorum ama kızlara soruyorum siz neden bunca zamandır yapmadınız bunu.






Klavyedeki pislikleri nasıl temizleyebilirsiniz?

Asıl soru dünyadaki pislikleri nasıl temizleyebilirsiniz olmalı. Çünkü klavyedeki pislikler herhangi bir post-it kağıdının yapışkanlı kısmını tuşların arasına sürtmekle temizlenebilir. Keşke birisi de şöyle dünyadaki binaların arasına falan dev bir post-it soksa.




Bir yazının daha sonuna geldik. Umarım işinize yarayacak birkaç şey öğrenmişsinizdir. Kendinize iyi bakın. Eğer yazıyı beğendiyseniz blogu da incelemeyi unutmayın. Son zamanlarda bir sürü değişik türden yazılar yazıyorum. Eğer blogumdan bildirim almak isterseniz hemen sağ alttaki kırmızı sembole tıklayabilirsiniz :)

Görüş ve önerilerinizi soldaki yeşil ankete yazabilirsiniz. Ama benim asıl istediğim yorum yazın aga duvara konuşuyorum gibi hissediyorum, yakında yankı yapacak sesim.. sim.. sim..



Merhaba Agalar'ım. Son zamanlarda ne Tumblr bloguma ne de Agalarageldik'e pek zaman ayıramıyordum, bu yüzden az önce telefonumun internetini kapattım ve bilgisayara oturdum. Bugün her zamankinden daha farklı bir yazı yazmak istiyorum. Ülkenin ve dünyanın durumundan söze girip birkaç tür insanı eleştireceğim. Çünkü bunu birisinin yapması gerekiyor, uyan Türkiye'm uyan..

-Dikkat ağır eleştiri içerir-

İlk olarak Türkiye'nin halinden bahsetmek istiyorum. Kendi ülkemi kötülemekten nefret ederim ama şuan cidden hiç umrumda değil çünkü değişmesi gereken bir yapımız var. Türkiye'de bana kalırsa en büyük problem siyasi düşünceleri günlük hayatımızın merkezine yerleştirmemiz. Yerleştirmemiz diyorum çünkü hepimiz az çok bunu yapıyoruz. Ailemizin sevdiği insanları seviyor, onların benimsediği düşünceleri benimsiyoruz. Ta ki başka bir siyasi figür bize yararı dokunan bir atılımda bulunana kadar bunları canımız pahasına savunuyoruz. Sonra yeni gelen siyasi figüre bağlanıyoruz ve onun sevmeyenlerine karşı nefret besliyoruz.

Örneğin A partisi ve C partisi yüzünden kaç kişinin tartıştığını gördüm şu zamana kadar anlatamam. Babası A partisinden olan bir çocuk sürekli babasının düşüncelerinden etkilenip A partisine sempati besliyor. Daha 18 bile olmadan (oy bile veremeden)  30 santimetre boyuyla bu partinin savunuculuğunu yapıyor. En yakın arkadaşı da ondan pek farklı değil tabi, o da hep C partisinin düşünceleri ile doldurulmuş. Bu iki çocuk neden okuldaki dersler, evde izledikleri filmler veya gördükleri kızlar hakkında konuşmuyor da siyaset konuşuyor ki? Bu konu o kadar saçma bir konu ki anlatamam.

Siyasi düşüncelerinizin olmasına karşı değilim. Ancak bunun sadece kendi ailenizden duyduğunuz fikirler olmasına karşıyım. Bu fikirlerin 13-17 yaşlarında olmasına karşıyım. Bu fikirlerin okul, kafe, sokak, lunapark gibi yerlerde olmasına karşıyım. Eğer siyaseti çok iyi biliyorsanız meclise gidin orada tartışın.

Arkadaşlarınızla siyaset konuşmayın, çünkü siyaset aranızdaki muhabbeti ayıracak en basit konudur. Hatırlatmak isterim ki hiçbiriniz A veya C partisinin başkanları ile birebir konuşup arkadaş olmadınız, aksine onların hazırladığı konuşmaları dinleyip onlara inandınız. Onların sadece televizyonda çıktıkları kadarını biliyor ve dinliyorsunuz.

Siyaseti ve siyasetçileri sevmenin kötü bir yanı yok tabi ki ancak onları ölümüne savunmak çok tehlikeli bir durum. Takım tutmuyorsunuz arkadaşlar. Boru değil.





Türkiye'de sevmediğim diğer bir şey, çoğu insanın özel hayata saygısının olmaması. Nasıl mı? Türkiye'de kıyafet özgürlüğü denen bir şey var öyle değil mi? Peki bazı açık insanların, kapalı insanlara örümcek kafalı demesi ve yine bazı kapalı insanların açık insanlara orospu demesi neden? Sorsanız ikisi de bu benim özgürlüğüm ben böyle giymeyi seçtim der ama kapalı bir kız göbeği açık başka bir kızı görse içten içe "Şuna bak nasıl giyinmiş, kaşar kadın" diyor. Aynı şekilde göbeği açık giyinecek kadar rahat olan bir kız ise çarşaf giymiş birisini görünce "Bu neden benim gibi rahat değil yaa yobaz kadın" gibi bir düşünceye girebiliyor. Bu düşünceyi tüm kapalılara ve açıklara yüklemiyorum ama ben şu zamana kadar sürekli böyle konuşmalar duydum ve hiç "SİZE NE !" diyemedim. Bu zamana kadar hiç o kadar öz güvenli olamadım ama madem sanaldayız şimdi klavye delikanlılığımı gösteriyorum

SİZE NE YA SİZE NE

Bir de şöyle tipler var, birisi ben feministim diyince ona hemen dikkat çekmeye çalışan bir kişi gözüyle bakılıyor. Hatta sırf sinir oluyorlar diye  kadın yerine inatla "bayan" diyen insanlar tanıyorum.

Veya ateistim denilince "Yanacaksın" şeklinde şeyler söyleniyor. Bunu geçtim ateistler de "yallah arabistana" diye dini inancı olanlara sataşıyor. Aleviler sünnilere, sünniler alevilere kız vermiyor. Ülke çapında herkes herkesle kavga içerisinde.. Neden?

Din bireyseldir arkadaşlar. Kimse kimseye dini inancı ile ön yargı taşımamalı. Ben müslümanım ama alevi, agnostik, ateist ve katolik arkadaşlarım oldu şu zamana kadar. İki cümle öncesinde kimse kimseye dini inancından dolayı ön yargı taşımamalı dedim, onu geri alıyorum. Kimse kimseye hiçbir fikir yüzünden ön yargı taşımamalı.

Geçenlerde lezbiyen bir kız anonim olarak soru sorduğunda bana mesaj atmasını ve konuşabileceğimizi hatta arkadaş olabileceğimizi söyledim. Anında başka bir anonim gelip "Eşcinsellik günahtır normalleştirmeyin." gibisinden bir şey yazmıştı. Eşcinsellik günah değil eşcinsel ilişki İslam'da günahtır. Ben de buna inananlardanım. Ama ne ben ne de sen eşcinsel olduğu için birisini cehenneme atamayız. Bu onların seçimi değil bunu anlamak gerekiyor. Kim Türkiye'de eşcinsel olmak ister ki? Hem benim namaz kılan ve çok inançlı bir eşcinsel arkadaşım da olmuştu. Çok merak ediyorum eşcinsellik günahtır diyip insanları dışlayan kaç kişi 5 vakit namaz kılıyor.

Arkadaşımın yüze yakın hap içip intihar girişiminde bulunduğunu hatırlarım yav yazıktır günahtır.

Türkiye hakkında değişmesi gerektiğine inandığım daha bir sürü şey var. Gece dışarı çıkan bir kıza yollu gözü ile bakılmasından tutun otobüste minibüste kadınlara çeşitli şekillerde tacizlerde bulunanlara kadar. Ya da bir kızın bıyıkları ve tüyleri çıkıyor diye kıza erkek fadime diyen insanlara kadar. (Ki böyle birisi tumblrda da oldukça fenomen ama gülüp geçiyorsunuz..) Ülkeye birisi böcek ilacı falan sıkmalı aslında yav gerçekten.




Dünya çapında değişmesine inandığım bir konu ise ülkelerin bu kadar vurdumduymaz olması. Vatandaşlarının da ülkelere ses çıkartmaması. Bu konuda Türkiye'yi gerçekten çok seviyorum. Mesela Suriye'deki savaş sırasında insanların ölmemesi için elinden geldiğince yardımda bulunması veya her ramazan ve kurban bayramlarında Afrika'ya yapılan yemek, su, eğitim, barınak gibi yardımların bulunması.

Şimdi iki üç kişi Suriyelilere laf yapacak biliyorum ama biraz insancıl olun arkadaşlar. Ben de biliyorum Suriyeli üç beş kişinin Türklere neler yaptığını, o çok ayrı bir konu ama Suriyede küçücük çocukların korku içinde yaşamasını istemek fazla canice. Üstteki fotoğrafa bakın ve Suriyenin nasıl bir yere döndüğünü görün. Insanları orada ölüme terk etmek insanlığa sığmaz, sığamaz.

Peki yazı boyunca tüm bu bahsettiğim durumların düzelmesi için ne yapılabilir? Çok klasik bir cevap vereceğim. Okuyun aga. Okuyun dediysem gidip çocuk kitapları okumayın, sizi geliştirebilecek şeyler okuyun. Farklı yaşamdaki insanların hayatlarını okuyun mesela. Zorluktaki bir aileyi, kendini çirkin bulan bir kişinin hayatını, yasam mücadelesi veren insamları, farklı siyasi partilerin propagandasını yapan gazeteleri, kadınlara yapılan aşağılık hakaretleri, translara yapılan saldırıları okuyun. Kutsal kitapları okuyun mesela. Kutsal kitapların hepsi bizi gelişmiş insan yapmaya ve ahlaklı davranışlar sergilemeye yönelten kitaplardır.

Şöyle söyleyeyim Budistler Buda'nın dediklerine uysa, İsrail Tevrat'a uysa, ateistler ahlak kurallarını benimseseler, müslümanlar Kuran'a uysa ve hristiyan devletler de İncil'e uysa; her inancın insanları inançlarını bireysel (kendi başına) yaşasa dünya hayal edemeyeceğiniz kadar güzel bir yer olurdu.

Her bakımdan alçakgönüllü, yumuşak huylu, sabırlı olun. Birbirinize sevgiyle, hoşgörüyle davranın.
(İncil / Efesliler: 2)

İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen en güzel bir tarzda uzaklaştır; o zaman seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir
(Kuranı Kerim / Fussilet: 34)


Son olarak buraya kadar okuduysanız sizi tebrik ediyorum. Eğer kendimi kaybedip sizi de eleştiri yağmurlarımla boğduysam affedin. William Shakespeare'in çok güzel bir sözü vardır: Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi olun

İnşallah birkaç kişinin zihninde yeşerebilecek ufak çaplı bir tohum ekebilmişimdir, kendinize cici bakın sizi seviyorum


Merhaba agalarım nassınız iyisiniz inşallah, ben çok iyi ve de meşgulüm baya. E malumunuz tatildeyim falan ;)) şaka bi yana gerçekten kusura bakmayın yazamadım 1 haftadır ikinci bölümü. Özellikle bir takipçim baya ısrar ediyordu yaz artık diye ondan daha çok özür diliyorum. 

Ilk bölümü okumayanlar heymen buraya tıklayıp okusunlar: Wattpad hikayesi: Suçun Napolyonu 

Sonu biraz aceleye geldi, kontrol edemedim ve de duygusal bir bölüm oldu. Duyguları yansıtma konusunda epey zorlandım ama inşallah becerebilmişimdir. Heyecanlı bir bölüm bekleyenler kusura bakmasın ama gelecek bölüm heyecanlı bir şeyler yazıcam söz ❤❤ 

(Şuan saat 2 buçuğa yaklaşıyor cümle bile kuramıyorum uykusuzluktan ;(  ayrıca kapak resmini hazırlayan arkadaşa çok teşekkür ediyorum ❤)

Son olarak unutmadannn bu yazıyı wattpadden okuyup oy ve yorum atarsanız orada hikayenin yükselmesini böylece daha çok kişinin okumasını sağlayabilirsiniz. Şuan hikayem macera kitapları arasında 150. Sırada. Bunu ilk 50'ye çekebiliriz bence agalarım ne diyorsunuz ??


Merhaba agalarım hikaye yazmak gibi bir çılgınlığa resmi olarak ilk adımımı atıyorum. Inşallah bir kaç haftaya tam hikaye heyecanlanmışken sıkılıp bırakmam. Eğer okuyup yazım yanlışı veya daha büyük bir hata bulursanız yorumlarda düzeltmeye çekinmeyin. Başlangıç olarak bir kaç açıklamada bulunmak istiyorum,


Merhaba agalarım, tatilden dolayı blogu güncellemeye pek fırsat bulamıyorum. Zaten aklıma hakkında yazacak güzel bir konu da gelmiyor şu sıralar. Ancak bir kaç ileriye dönük planım var. Bu yazıda agalarageldik.com hakkındaki geliştirme planlarımı sizinle paylaşıcam.

Ilk olarak şuan bloga günlük ortalama 150-200 tıklama falan geliyor. Ama bazen israilden bir anda 900 küsür tıklanma falan da gelebiliyor.

(Kesin hacklemeye çalışıyor şerefsizler, yer mi lan anadolu çocuğu. )

O yüzden ilk iş olarak bu ziyaretçi trafiğini arttırmam gerek. Bunun için bloggerlar sık sık yazı yazmayı öneriyorlar. Seneye almanca hazırlık okurken küçük bir notebook alıp bunu sadece yazı yazmak için kullanmayı planlıyorum. Çantamda gezdiririm güzel olur bence.

(Telefondan yazmak çok zor moruk.)

Yani üniversiteye başladığımda bol bol yeni yazı göreceksiniz inş.

Ayrıyeten küçüklüğümden beri hep kitap yazmak istemiştim. Ama kitap yazmanın öyle he diyince olmayacağını düşünenlerdenim. Güzel bir kitap ortaya koymak için bol bol kitap okumak ve küçük hikayeler yazıp antrenman yapmak lazım. Işte tam olarak bu yüzden seneye wattpad kullanıp 40-50 sayfalık küçük hikayeler yazacağım

Kitap yazmak çok güzel bir şey bence ya, hem insanlara inceden inceden düşüncelerini aşılayabiliyorsun hem de sen ölünce çocuklarına, onlar ölünce onların çocuklarına giden güzel bir gelir kaynağı.

Bu ikisinin dışında çok üzülerek söylüyorum ki sanırım blogun temasını değiştirmek mecburiyetinde kalacağım. Bu temayı aşırı derecede çok seviyorum ama (çeşitli sebeplerden dolayı) mobil görünümü masaüstü görünüm gibi yapamazsam eğer temayı değiştirmem gerekecek. Abimin webtasarım okuyan arkadaşları vardır onlara yaptırırım belki.

Sanırım blog hakkındaki kısa süreli planlarım bunlar, eylül ekim aylarından ocak ayına kadar haftada ikişer yazı yazmaya başlayabilirim. Eğer misafir yazarlık gibi bir şeyle ilgileniyorsanız sizin yazılarınızı da ekleyebilirim.

Blog harici olan konulara gelecek olursak bu sene Marmara Üniversitesi Almanca Mütercim Tercümanlık okumaya başlıyorum. Aganız ingilizce yan dal yapıp üniversite bitince iki diploma ile mezun olacak inşallah. Yani ingilizce ve almanca tercümanlık diplomalarım olacak;))

He yeri gelmişken babamı ispanyolca kursuna da ikna ettim, bu gidişle sene sonunda 4 dil bilen bir insan olup çıkabilirim

Offf keşke öyle bir şey olsa ya her zaman söylerim 4 dil bildiğimi

+ Selam.
- Dört dil biliyorum
+ Naber?
- Dört dil

Evet sanırım bugünkü agasal bu kadar, yaklaşık 15 gün daha izmirdeyiz ve ben bronzlaşmaktan çok ırk değiştirdim. Istanbula gideyim de üç dört gün yüzümü keseliyim rengim açılsın. Ciddi diyorum renkli bir şey giyince romanlara benziyorum.

ağmaan bea

Kendinize cici bakın çok uzattım ama canım sıkılıyordu n'apayım...

Merhaba agalar, geçen hafta cumadan (yani 14 temmuzdan) beridir aganız Izmir'de tatil yapıyor. Seferihisar ilçesinin Sığacık mahallesinde küçük bi yazlığa kurulduk. Sığacık gerçekten çok güzel bi yer ama izmir'in aşırı dışında kalıyor. 

Sığacıktan Izmir'in merkezine gitmek için yaklaşık 1,5 saatlik otobüs yolculuğu yapmanız gerekiyor. Sanırım sığacığın tek kötü yanı bu. Hayır 1,5 saat çok mu fazla derseniz değil ama yolda giderken izleyebileceğiniz manzara falan da bulunmuyor. 

Tek gördügünüz şey Izmir'in dağları ve orada açan çiçekler. Bi de at-inek falan..

(Bu arada telefonumda büyük i harfi olmuyor o yüzden Izmir yazıyorum sonra laf olmasın aga) 


Fotoğrafları sırasıyla ekleyemedim o yüzden sıralama olmadan tek tek açıklayayım. Üstteki fotoğrafı Sığacık'ın meşhur halk plajı Büyük Akkum civarında çektim. 

Suyun rengine bakar mısınız ne kadar berrak yav harika

Ancak şöyle bir şey var ki Büyük Akkum kumsalı biraz pis, dalgalar hiç bi engel olmadan oraya sürüklüyor yosunu kumu ve kahverengi odunumsu bir şeyleri (ne olduklarını bile bilmiyorum Allah affetsin)

Büyük Akkum'un hemen 200 metre yukarısında ise Küçük Akkum ve Mukka Beach var. Ikisi de çok temiz ve dalgalardan uzaktalar

Ama ikisi de paralı :(

Gitmiyom o yüzden...



Burası da Sığacık'ın tepeden çekilmiş bir görüntüsü. Fotoğrafın tam ortasındaki turuncu binaları görüyorsunuz ya hani, onun hemen deniz kıyısında belli olmayan küçük bi kale var, Sığacık kalesi orası da. Şimdilerde içerisinde bir sürü minik evler var ve çok güzel bi yer.

(Aşagıda bi yerlerde kale içini çektiğim fotoğraflar var)



Burası bu blogun diğer yazarlarından olan iki senelik arkadaşım Elif'le buluşunca gittiğimiz Izmir Fuarı. Fuar ilçenin adı mı yoksa başka bir şey mi bilmiyorum ama çok da önemli değil :D

 yalnız fotoğraf efsane değil mi yav

 ben çektim ;)


Burada da Elifle izban bekliyorduk.

 Hehhh yeri gelmişken Izmir'de izban ve metrolara binmek için önüne gelen metro kapısındaki düğmeye basman gerekiyormuş. Görünce şok oldum bizde yok öyle bir şey 

Istanbulluları ağlatan teknoloji
 (düğmeli metro)



Büyük Akkum plajı burası işte, şezlonglar 5 tl ve arkadaki Salasch cafe'nin wifi şifresi: neyapıcankii

Wifi şifresini soruyoruz neyapıcankii diyor :(

 internete girecem kii

( edit: şuan cidden kendi esprime güldüm keşke bunu adama deseydim yav puff)



Izmir fuarının kuğulu parkı


Sığacık Kalesinin içindeki evlerden bi tanesi



Bu da Izmir'i gezerken gördüğüm fayton, hep faytona binmek istemişimdir ama kısmet değilmiş..



Burası da sığacık kalesinin içerisi. Alttaki iki diğer fotoğrafı da aynı şekilde kale içinde çektim.

Şu fotoğrafı çok seviyorum ya yakında instagramıma falan atarım (Bu arada reklamlar instagram: brotheusx)

"Dallarımı koparma, beni yerimden ayırma"


Burdan geçmişim belli 




Bir de bu fotoğrafı çok seviyorum. Sanırım kafenin ismi olan La'dude Art Türkçe'de sanat depoları anlamına geliyor. Ama emin değilim.


Izmir Kordon'da çektim sanırım ama yine emin değilim. Isimler çok yabancı yav Bornova olsun Buca olsun Kordon olsun ne gerek var böyle şeylere. 


Burası da Fuarın girişindeki yürüme yolu. 


Son olarak yorumumu soracak olursanız izmir çok güzel bir şehir ama sadece tatil ve gezme amaçlı bir güzelliği var. Onun dışında hem ulaşımı kötü hem de pahalı bir şehir. Istanbulda 1 lira vererek minibüsle kilometrelerce yol gidebilecekken izmirde 2 lira veriyorsun. Izmir Kart tarifeleri de aynı şekilde daha pahalı. Ayrıca metro gelis saatleri arasında sanırım 10 dakika kadar bir süre var. Istanbulda ise 4-5 dakikada bir geliyor metrolar

Ama istanbuldan daha geniş ve ferah bir yer olduğunu inkar edemem. Daha yeşillik ve renkli bir şehir, yüksek gökdelenleri ve kalabalik caddeleri pek yok. Hele ki Sığacık harika bi yer. 

Herkese tavsiye ederim gelip gezin tozun, denize falan girin. 

Bir yazının daha sonuna geldik. Blogumu beğendiyseniz sağ alttaki çan şeklinden abone olabilir böylece yeni yazı geldiğinde mobil veya masaüstü bildirimi alabilirsiniz. 

Kendinize cici bakın


Önceki yazımda galaksimizin içinde milyarlarca yıldız olduğundan ve bu yıldızların içinde de milyonlarca dünya benzeri iklim koşullarına sahip olan gezegen bulunduğundan bahsetmiştim. ((Okumayanlar buraya tıklasın)

Bu milyonlarca gezegenlerden bir kaç yüzünde bile eğer hayat varsa neden hala hiçbir yaşam formuna rastlamadık? İşte bunun adı Fermi Paradoksu. Ve tam olarak bir açıklaması yok. Ancak bilim adamlarının bir kaç tane teorisi var.

Bizi ilgilendiren teori: Büyük Filtre

Rus Astronom Nikolai Kardashev'e göre uzayda eğer gelişmiş uygarlıklar var ise bunlar gelişmişliklerine bağlı olarak üçe ayrılıyor olmalıdırlar. 

Tip 1: Kendi gezegenine tam anlamıyla hüküm süren medeniyetler
Tip 2: Bir yıldızın tüm enerjisini kullanabilecekleri düzeyde olan medeniyetler
Tip 3: Galakside başka gezegenlere yayılmış olan süper-güçlü medeniyetler

Henüz doğruluğu ispatlanmamış bu düşünceye göre insanoğlu henüz Tip 1 gezegen bile değil. Hala daha denizler altındaki değerli madenleri çıkartamıyoruz, kutuplara ve çöllere yerleşmiyoruz. Hatta bazı adalarımızda medeniyet görmemiş ilkel kabileler yaşadığı için bu adalara ayak basamıyoruz.



Ama insanoğlu dünyada sadece bir kaç bin yıldır organize çalışan oldukça yeni bir medeniyet. İnsan ırkı daha doğmadan önce ortaya çıkmış olan dünya dışı canlılar varsa eğer, bunlar şimdiye kadar üstte bahsi geçen Tip 1-2-3 gezegenlerden birisi olmuş olmalıydı. İşte, bu kadar gelişmiş olan medeniyetlerden herhangi birinin bile yolladığımız sinyalleri duymaması ya da cevap vermemesi bilim adamlarını Büyük Filtre teorisini ortaya atmaya mecbur bıraktı.

Büyük filtre teorisine göre medeniyetler büyüdükçe önlerine çeşitli engeller çıkıyor. Bu engeller ne bilmiyoruz veya ne zaman olacak bilmiyoruz. Ama bir kaç bilim adamı tarafından çeşitli fikirler öne sürülüyor

 

Bizim engellerimiz neler olabilir?

1- Çeşitli Dünya Savaşları 

İnsanlığın ilk doğuş hikayelerinde her zaman Adem'in oğullarından birinin diğerini öldürdüğünden bahsedilir. İnsanlığın 50 Bin yıldır dünyada olduğu yapılan araştırmalar sonucunda ortaya konulan bilimsel bir kanıt. Yani şöyle bir düşünelim 50 bin yıl önce dünyada çok çok az sayıda insan varken biz birbimizi öldürüyorduk. Dini açıdan bakmadan konuşursak teknolojik aletlerimiz yoktu, tarım yapmıyor ve hayvan evcilleştirmeyi bilmiyorduk. Aradan 50 bin yıl geçti ama değişen şey pek fazla değildi. Edindiğimiz teknoloji yükseldi ama bu bize bilgelik katmadı. Aksine birbirimizi daha iyi öldürmenin yollarını bulmamızı sağladı.

Eğer üçüncü dünya savaşı çıkarsa bi kaç milyon kişinin öleceğini öngörmek çok da zor değil. 

2- Salgın Hastalıklar

Bu çok ihtimal vermediğim bir durum. Biliminsanlarına göre insanlar sürekli en ufak bir hastalıga bile ilaç kullanmaya başladığı için hastalıklara karşı doğal direncini kaybetmeye başladı. Bu da demek oluyor ki gelecekte aniden çıkan bir virüs insanlığa ciddi bir zarar verebilir.

3- Aşırı Nüfus Artışı ve Kaynak Azalışı

Kabul edelim genel olarak hazıra konmayı seven bir canlıyız. Çoğunlukla bugünü düşünür yarını unuturuz. Örneğin bugün elimizdeki ormanları çok görüp keseriz ama yarın bitecekler diye orman ekimlerine gereken önemi vermeyiz. Veya köyden şehre göçler eder üretmek yerine yemeyi seçeriz. Hatta bununla da yetinmeyip köylü diyip insanları ezeriz. Halbuki evimizdeki tüm yiyecekler bir kaç köyden toplanılan ürünlerden ibaret.

Peki ya köylü olmamanın bu kadar moda olduğu bir yüzyıl daha yaşar ve çoğalırsak sofraya koyacak yemeğimiz olur mu?

4- Kirlilik

Toprak, oluşması en uzun zaman alan kaynağımızdır. Halbuki aramızda toprağın oluşan bi kaynak olduğunu bile bilmeyenler vardır. Bize göre toprak hep oradaydı sonuçta.

Ana kayanın fiziksel ve kimyasal çözünmelerden geçmesi ardından kısa bir süre (yüzlerce yıl) geçmesiyle toprak oluşuyor. Ancak toprak oluşumu bu kadar uzun sürerken biz ormana attığımız poşetler çöpler sigara izmaritleri gibi tonlarca çöple topraklarımızı kirletiyor ve üzerinde bitki yetişmeyecek hale getiriyoruz. Kendi ellerimizde toprağı öldürüyoruz yani.

Senin 5 dakikanı bile almayacak çöp toplama faaliyetin yüzlerce yılda oluşmuş olan bi toprağın canlı kalmasında etkili olabilir yani. Çevre bilinci lütfen


5- Meteorlar

Bu ise insanlığın ve olası diğer canlıların ortak filtrelerinden, dinozorlar gibi yok olabiliriz. Üzerimize gelen yeterince büyük bi meteor insanlıgı ve dünya üzerindeki hayvanların yüzde 90'ını yok edebilir. Hatta hiç orman da kalmayabilir. Ama üzülmeyin bir kaç bin yıl sonra tekrar ormanlar ve bitki örtüleri oluşacaktır. Çoğu böcek tekrar ortaya çıkacak ve balıklar hiçbir şey olmamış gibi yasayacaktır. Ve eğer evrim gerçekse yine bi kaç yüz bin yıl sonra akıllı canlı yaşamı dünyayı tekrar saracaktır.

Evrim yoksa merhaba azrail

6- İklim değişimi

Bunu daha açıklamaya gerek yok herhalde. Şuanki iklim değişimi bile su seviyelerini değiştirdi, ileride daha da ısınan dünya ve eriyen buzlar sayesinde çoğu deniz kenti sular altında kalacak. Hatta yanlış hatırlamıyorsam Hollandanın tamamı tehlike altındaydı. Türkiyenin bi yarım ada olduğunu da unutmayalım. Bir sürü denize kıyısı olan şehrimiz var.

Aman ha büyük istanbul depremini beklerken sular altında kalmayalım sonra

7- Bilinmeyen bir sebep

Bu son filtre ise biliminsanlarının ve bilimkurgu severlerin ek olarak sunduğu bir filtre. Bu filtreye göre gezegensel ve toplumsal filtrelerden ayrı olarak uzayda gelişmekte olan diğer gezegenlerin bizi yok edebileceği öne sürülüyor.

Bunu şöyle örneklendirmisler: ağaçlar sincapların evi, ancak biz ağaçları keserken sincapların nerede yaşayacağını umursamıyoruz öyle değil mi?

Bilim insanları uzaydaki çok gelişmiş bir topluluk da kaynak ihtiyacını karşılamak için dünyaya gelirse onların umrunda olmayacağımızı düşünüyorlar. Belki ilk geldiklerinde sincapların ne kadar tatlı ve narin yaratıklar olduklarını düşünebilirler tabi ama bu onları durdurmayacaktır.



Son olarak bu yazıyı yazarken nesnel olmaya çalıştım. Uzaylılara inanıyor muyum? Eh belki biraz ama tip 3 gibi bi topluluğun olduğunu zannetmiyorum. Ya da tip 2. Ama uzayda hayvansal faaliyetleri olan çeşitli organizmalar olduğuna inanıyorum. Ya da bitki gibi kendi halinde takılan canlılar.  

Her neyse bu benim düşüncemdi sizin düşüncelerinizi duymayı da isterim.

Eğer blogumu beğendiyseniz sağ alttaki çan şekline tıklayarak abone olabilir ve yeni yazılar hakkında bildirim alabilirsinizzz

Kendinize cici bakın <3


Dünyadaki yaşamı seviyor musunuz? Peki size bir yerden sonra insanoğlunu bir şeyin öldüreceğini söylesem? Evet, bilim insanları bir olay yüzünden türümüzün tamamen yok olacağını düşünüyorlar. Nasıl olacak bilinmiyor. Ne zaman olacak bilinmiyor. Neden olacak bilinmiyor. En kötü ve korkutucu kısmı ise kesinlikle olacak mı yoksa olmayacak mı o da bilinmiyor.

Bugünkü yazımda iki bölümlük bir teoriyi anlatmak istiyorum.



Merhaba arkadaşlar, yaz gelmesiyle beraber blogu pek güncelleyemedim. Öncelikle hepinizden çok çok özür dilemiyorum çünkü kimse "Öldün mü kaldın mı neredesin?" diye sormadı bile. Bu muydu aga'ya vefa yani yazıklar olsun. Aklıma yazacak konu gelmediği için Agasal yazıp şu sıralar hayat akışımı anlatayım dedim.

En son Agasal'ımı LYS öncesinde yazmıştım (44 gün olmuş peheyt) o yüzden ilk olarak sınavdan bahsedeyim. LYS'ye girmeden önce epey bir rahattım, sınava da kendimi yeterince geliştirdiğime inanarak girdim. Kaldı ki bu dönemin başında 80 Soruda 48 Doğru yapan biri olan Aganız dönem bitimde 80 soruda 77 Doğru yapmaya başlamıştı. Ama sınavda ne oldu ne bittiyse çok aşırı heyecanlandım. Daha sonuçlar açıklanmadı diye moralimi bozmuyorum ama inşallah bu heyecandan dolayı çok salakça yanlışlar yapmamışımdır. (2 gün sonra açıklanacak hadi bakalım)

Sınav sonrası sorulara baktığımda sanırım 68 net gibi bir sonuç çıkıyor ve bu Ege Üniversitesine yeterli. (440 puan gibi)

 Ama Ege Üniversitesine gitmeli miyim ondan da pek emin değilim, çünkü kalacağım yazlık kampüsten 2 saatlik bi uzaklıkta. Öğrendiğim bilgilere göre Ege'de dersler her sabah 8 de başlıyormuş. Yani her sabah saat 5 gibi uyanıp 6'da yola koyulmam gerekecek. Bu da dört sene boyunca çekilecek çile mi diye düşünmüyor değilim. Öte yandan İstanbul'da kalsam güzel bi üniversiteye gitmek için yine 2 saate yakın bi yol almak zorunda kalıcam, yani pek bir şey değişmiyor gibi.

Kafa kurcalayan binbir şeyden bir tanesi bu mesela. Eğer devlet yurdunda kalırsam 200 lira kadar vermem gerekecek her ay. Çok yüksek değil ama ailemden para alamayacağımı düşünüyorum o yüzden yüksek :d

KYK bursuna başvururum, (450 Tl gibi geri ödemeli bursları var) belki ek olarak başka yerden de burs bulurum ama emin değilim sanki gereksiz yere kendimi zorlayacakmış gibi hissediyorum. Sonuçta aynı bursları evdeyken de alabilirim. Her neyse yavv

Üniversite kısmını geçersek başka ne gibi şeyler oluyor hayatımda biliyor musunuz? Hiçbir şey. Temmuza geldik ama ben daha denize bile girmedim. Orada her gün penceremden gördüğüm bi deniz var ama dokunamıyorum, giremiyorum.. Nasıl koyuyor anlayabiliyor musunuz?

Bu hafta içerisinde acilen bi yirmağa falan düşmem lazım, artık atar damarlarımdan fokur fokur ses gelmeye başladı.

Bu yazıyı yazmamın tek sebebi uzun zamandır yazı yazmıyor olmam. O yüzden ufak bi güncelleme yapıp kapatıyorum. Son olarak söylemem gerekiyor; benim için bu ay, aylardan "Dün yediğim hurmalar yarın götünü tırmalar" ayı. İki üç ay önce ettiğim haltlar şuan bi yerlerden çıkıp hello motherfucker demeye başladı. Sonumuz hayrolsun arkadaşlar sonra görüşürüz.

Issız bir adaya düşseydiniz yanınıza alacağınız üç şey ne olurdu? Neredeyse hepimiz hayatımızın belli bir kısmında bu soruya maruz kalmışızdır. Hatta pek çoğumuz bu soruyu eğlencesine başkalarına sormuşuzdur. Evet ıssız bir adaya düştüğünüzde yanınıza alacağınız herhangi üç şeyin adadaki hayatınızı çok daha kolaylaştıracağı tartışılmaz bir durum. Peki ya yanınıza üç şey alma fırsatınız olmazsa? 3 şey olmadan vahşi doğada ya da ıssız bir adada hayatta kalabilir misiniz?

Birkaç yabancı kaynaktan öğrenip derlediğim bu yazıda nasıl sörvayvır olabileceğinizi anlatmaya çalışacağım. Hazırsanız başlayalım.

İlk adım: Hipotermi'den Kaçınmak

Nature-Mentor isimli siteye göre doğada yaşanan ölümlerin çoğusu açlıktan veya susuzluktan değil de hipotermiden kaynaklanıyormuş. Peki ne bu hipotermi? Hipotermi vücut sıcaklığının aşırı düşmesi sonucu havale geçirmek veya ateşinizin çıkmasına deniliyor. 37 derecelik normal sicaklığın 35 derece ve altına düşmesiyle başlayan hipotermi çoğu zaman rüzgara yağmura veya kara maruz kalmaktan ötürü ortaya çıkıyor. Yani ilk yapmanız gereken şey kendinize bir barınak yapmak. 

Barınak yaparken dikkat etmeniz gereken şeylerden en önemlisi nasıl olsa yarın medeniyeti bulurum mantığıyla baştan savurup yıkılabilecek bir yer yapmamanız gerektiğidir. Gece yatarken üzerinize düşmesini istemezsiniz herhalde. Öleceğinizden değil de gece gece karanlıkta bir daha uğraşmak zorunda kalırsınız.


Barınak yapmak için ihtiyacınız olan şeyler çok basit. Aynı boyda düzgün iki-üç parmak kalınlığında çubuklar, lifli otları bağlayarak oluşturabileceğiniz ilkel ip, ve yaprakları olan dallar.. İlk olarak kendinize böcekli ve pis olmayan bir ağaç bulmak. Mümkünse bu alanı iyice temizledikten sonra düzgün çubukları ağacın etrafına çadır gibi dizin. Daha sonra yapraklı dallarla üzerini kapatıp en son olarak da sulak bir yerdeyseniz çamurla yaprakları yapıştırabilirsiniz. Çamur kuruduktan sonra içerisi geceleri güzelce yalıtılmış olacaktır. 

Eğer bu türden bir barınağın size çok uğraş vereceğini düşünüyorsanız daha basitini şu şekilde yapabilirsiniz. 

Ancak benim anlam veremediğim bir konu şu ki, eğer kesilmiş bir ağaç bulduysanız muhtemelen 500 metre civarında bir yol vardır. Yani bu durum vahşi doğada hayatta kalmaktan ziyade daha çok kamp kurmaya benzer. Ama kim bilir belki ailenizle pikniğe gidince canınız sıkılır yapmak istersiniz diye paylaşayım istedim, şahsen ben yapmak isterdim basit duruyor. :dd

Ek bilgi: Eğer burası çok dar diyorsanız toprağı kazabilirsiniz ama ne gereği var bilader solucan molucan çıkar

Barınağınızı erkenden yaptınız böylece gece soğuktan ölmeyeceğinizi ve dımdızlak ortada kalmayacağınızı garantilediniz. Şimdi sıra ateş yakmakta.

Doğada ateş nasıl yakılır? Bu sorunun cevabı çok değişik şekillerde olabilir. Art of manliness yani erkeklik sanatı isimli site sayesinde çikolata ve kola tenekesi kullanılarak bile ateş yakılabileceğini öğrendim. İşte size bir kaç taktik.

En geleneksel olanı bir çıtayı başka bir oduna sürterek tutuşturma yöntemidir. Baya zor bir yöntem olmasına rağmen gerçekten işe yarar. Eğer güneş yoksa sanıyorum ki ateş yakmak için bundan başka çareniz yok. Ama eğer güneş varsa çok daha kolayca ateş yakabilirsiniz. 

Eğer yanınızda metal kola kutusu ve çikolata varsa çikolatayı tenekenin altına sürtmeyi deneyin. Böylelikle tenekenin hafif iç-bükeyliğini de kullanarak aynamsı bir yüzey elde edeceksiniz. Daha sonra yapmanız gereken bir ayna veya camla güneşi tenekeye, tenekeyi de çalı çırpıya doğrultmak. Ateş bi kaç dakika sonra yanacaktır. Ancak ortamın çok rüzgarlı olmaması ve ısıttığınız yüzeyin soğumaması gerekiyor tabi ki.

Eğer güneş tam tepede ise büyüteç kullanılarak ateş yakabilirsiniz. Doğada mahsur kalmışız büyüteci nerden bulalım dediğinizi duyar gibiyim ama büyütecinizin olmasına gerek yok. Kendiniz de yapabilirsiniz. Cam şişe, pet şişe, saydam poşet, ayıptır söylemesi kondom ve benzeri şeylerden birini az miktarda da olsa suyla doldursanız büyüteç işlevi görecektir. Tek ihtiyacınız kolay yanan çıra benzeri odunlar ve sabır.

İhtiyacınız olur diye ek bir bilgi vermek istiyorum. Eğer batarya/pil ile çelik yünü sürterseniz alevlenecektir. Veya çelik yünü sirke dolu bir kavanoza koyarsanız kavanoz ısınacaktır. Tabi doğada kaybolan insanda çelik yün ne arar bilemiyorum ama genel kültür olsun kamp kurmak isterseniz yanınızda götürürsünüz belki.

Soğuktan korunma işlevinizi hallettiniz. Barınak ve ateşiniz var. Sıradaki hayati ihtiyacınız su bulmak. Su bulmak en az ateş yakmak kadar zor olacaktır. Çadır bölgenizin yakınlarından ayrılıp epeyce etrafı taramanız gerekecek ve çok düşük bir ihtimal de olsa akarsu bulacaksınız.. Ancak bu akarsudan çok fazla su içerseniz muhtemelen karın ağrısı ateş yükselmesi gibi bir çok yan etkisi olacaktır. Nedenini tam olarak anlamadım ama bakteriler veya virüslerden kaynaklıdır. Hem sonuçta orman burası kurbağa falan yüzüyordur o suda. 

İçmeyin anam

Su aramaya çalışmaktan ziyade toprağa yağmur suyunu depolayacak bir çukur açmanız sizin için daha faydalı olacaktır. Yağmur yağsa da yağmasa da suya ihtiyacınız olacak ve su kaynağı arayacaksınız. Bu kaçınılmaz. Ama bir ihtimal siz su kaynağı arıyorken yağmur yağarsa en azından çukurunuz dolar. Tabi bu çukuru sadece kazar ve başka bir şey yapmazsanız çamur içersiniz -ki tavsiye etmem ama saygı duyarım- yapmanız gereken çukuru tamamladıktan sonra içini yapraklarla ve taşlarla topraktan olabildiğince ayırmak. Böylelikle su dolduğunda on dakikalık dinlenmeye bırakmanız suyun temizlenmesini sağlayacaktır. İster elinizdeki şişeyi doldurun ister avucunuzla için, artık suyunuz var. 
water collector survival ile ilgili görsel sonucu

Peki yağmur yağmazsa ne yapmalı? Bir çukur kazın, içine bitkiler ekleyin ve bir de kavanoz veya su kovası koyun ardından şekildeki gibi poşet veya herhangi bir jelatin maddeyi çukura yerleştirin. Yoğunlaşan suyu bardağınıza doldurmanın çok kolay ve etkileyici bir yolu.

Ya da eğer dağlık bir yerdeyseniz size tavsiyem zirveye doğru çıkmanız böylece karların erimeye başladığı ve suyun cılız da olsa aktığı noktalar aramanız yönünde. Eğer öyle bir ihtimal de yoksa vejetaryen beslenerek ilk bir kaç gün idare etmeniz ve -maalesef- idrarınızı cam bir kavanozda ağzı açık bir şekilde biriktirmeniz gerekiyor.

Tıp okuyan bir arkadaşımın da zamanında zamanında dediği bir şey var. İdrar insana zararlı değil ve zor durumda kalınırsa içilebilir bir sıvı. Hatta bazı bilim insanlarına göre şifalı bile olabilirmiş. İdrar içmenin tavsiye edilen şekli 3 gün şeker tuz et yağ gibi hayvansal ürünlerin yenilmediği ve sadece vejetaryen beslenmenin yapıldığı bir süre sonrası şeklindeymiş. Böyle bir beslenme sonucunda idrar su gibi berrak ve temiz olurmuş. Önemli bir nokta da idrarın başı ve son damlaları değil de ortası içilmeliymiş.

Konuyu izninizle değiştiriyorum. Meyve ağaçları da su kaynağı olarak kullanılabilir tabi ki. En olmadı çok çok susuz kalırsanız avlanıp avınızın -ölmeyeceğiniz kadar çok da değil abartmayın- kanını içmek gibi bir sapkınlıkta bulunabilirsiniz. Her neyse suyunuzu zor da olsa karşıladınız.

Tebrikler artık bir iki hafta boyunca hayatta kalabilecek kadar şeye sahipsiniz. İnsanlar yemek yemeden birkaç hafta dayanabilir. Isı, barınak ve sudan sonra tek ihtiyacınız yiyecek bulmak olacaktır. Bunun için size bir kaç tuzak kurmanızı öneririm. tabii size tutup geyik avlayın demiyorum açlık oyunlarında değiliz ama şansınız varsa sincap, tavşan, kuş gibi yenilebilir ve az iğrenç olan hayvanlar yakalayabilir böylelikle protein kazanabilirsiniz.

Tabi avlanabilmeniz oldukça düşük bir ihtimal. Ama tuzak kurmakta fayda var. Bunlar faydalı olabilecek tuzaklardan birkaçı. 


traps for animals survival ile ilgili görsel sonucu


Bunlarla uğraşmak yerine ipiniz varsa ok yapmanızı tavsiye ederim, en azından kuş avlarsınız belki.

Bunlar dışında yemek ihtiyacınızı yenilebilir otlardan karşılamanızı ve meyve ağaçları aramanızı tavsiye ederim. Eğer büyük zararsız bir hayvan görürseniz onu takip edebilir ve yediği otları içtiği su kaynağını vs öğrenebilirsiniz. Ayriyeten telefonunuz varsa internetten bulunduğunuz şehirde yenilebilen otları öğrenebilirsiniz.

Pekala her şeyiniz var kuru ve sıcaksınız. Belli bi müddet yetecek kadar suyunuz var, karnınız çok aç da olsa bir iki gün dayanabilecek kadar toksunuz. Bulunmak istiyorsunuz. Yapmanız gereken ateş yakmak ve ateşe yeşil odun atmanız. Yeşil odun -diğer bir deyişle yaş odun- çok duman çıkartır. Duman ise insanları yangın alarmına sokar ve bulunmanız kolaylaşır.

Bazı sorular ve cevapları (hoşuma gitti diye direk çeviriyorum)

Eğer yiyecek hiçbir şey bulamazsam ne yemeliyim?
Böcekler protein açısından zengindir (dinen caiz) Yenildiklerinde bünyeye çoğu zaman zarar vermezler.

Eğer ağaçlardan ve ormandan uzaksam nasıl sığınak yapabilirim?
Delik kaz ve içine gir, eğer gücün delik kazmaya yetmiyorsa sığabileceğin kadar derinlikte bir çukura girip üzerini toprakla kapayabilirsin. Bu seni soğuktan koruyacaktır.

Can sıkıntısında nasıl eğlenebilirim?
Küçük hayvanları sessizce takip etmeyi dene. Bu avlanırken sessiz olmanı da geliştirecektir. Eğer istersen kendi kendine konuşabilirsin de.

Sineklerden nasıl korunabilirim?
Yüzüne ve vücuduna çamur sürebilirsin.


Kaynaklar: 

Evet agalar böyle de bir yazının sonuna geldik. Ben araştırırken eğlendim umarım siz de okurken eğlenmişsinizdir. Önümüzdeki yazılarda görüşmek üzere. Eğer blogu beğendiyseniz sağ alttan bildirim alabilirsiniz. Yeni yazılar oldukça size haber vermeye çalışırım böylece.

Ha bir de yorum bırakmayı unutmayın.. Görüşmek üzere <3

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *